Descartes’ın İdeası Şusu Busu

Posted in Uncategorized on Kasım 10, 2011 by sextusmoira


pozitifist

Bilindiği gibi Descartes meditasyonlarında pekin bilimlere vs. erişmek için pekin olmayan ve varlığından şüphe duyulabilecek her şeyi elemeye başlar. Bilgisi duyularla edinilen ve bellekte olan her şey yadsınır. Hatta bir kötü cin dünya hakkında beni yanıltıyor olabilir ama madem yanılıyorum der, yanılabildiğini düşündüğüne göre vardır. Düşünen bir şey olarak vardır. Peki nedir düşünmek diyip düşünmenin içeriğini araştırmaya koyulur. Bu noktada zihinde idealara rastgelir ve idealar arasındaki benzerlikleri ve farklılıklar ortaya konur. Bazı idealar bende doğuştan vardır, bazılarını ben türetmişimdir, bazıları bana dışarıdan gelirler. Dışarıdan kaynaklanan idealar pekin bir yolla değil ama doğal bir dürtü sayesinde oluştururlar. Doğal dürtü yanılgıya açıktır Descartes’a göre. Mesela zihnimizde iki tür güneş ideasını olduğunu iddia eder, biri duyulardan kaynaklanan güneş ideasıdır ve buna göre güneş dünyamızdan küçüktür. Adeta bir bozuk para tanesi kadardır. Diğer idea ise gökbilimsel çıkarsamalardan kaynaklanır ve buna göre güneş dünyamızdan kat kat büyüktür, güneş için dünya adeta bir bozuk para tanesi kadardır. Hangisinin doğru olduğunu nereden bilebiliriz? Benden kaynaklanan idealar ise şöyle vuku bulurlar, mesela kanatlı at ideası kanat ve at imgelerinin benim tarafımdan birleştirilmeleri vasıtasıyla ortaya çıkarlar. Ya da sayılarını bildiğim çeşitli düşüncelerden sayı ideasını türetebilirim der Descartes.

Descartes idea için bir koşul ortaya koyar bir ideanın nedeni olan şey ideanın kendisi kadar nesnel olgusallık taşımalıdır. Çünkü neden etkisi kadar olgusal olmalıdır. Yoksa etkinin bu olgusallığını nereden kazandığını nereden bileceğiz? Mesela taş ideası bile bu ideada kapsanan denli olgusallık kapsamayan bir şey tarafından bana verilemez. İdealar idealardan türetilebilir ama bu böyle sonsuza dek gidemez, illa bir arketipe varmak gerekir der Descartes ki bu arketip idealarda nesnel olarak ya da temsil yoluyla bulunan tüm olgusallığı biçimsel ya da edimsel olarak kapsar.

Şimdi bir ideanın nesnel olgusallığı der Descartes, bu olgusallığın biçimsel ya da yüksek bir düzeyde bende bulunmadığını pekinlikle (pekin=kesin)göreceğim denli büyükse ve dolayısıyla bir ideanın nedeni ben değilsem bu ideanın nedeni olan bir başka şey vardır.

 

Artık tanrı ideasına sıçramak istiyorum. Descartes tanrı ideasını kendi zihninin içeriklerini araştırırken diğer idealarla birlikte bulur. Tanrı ideası şu gibi özellikler taşımaktadır: sonsuz iyi, sonsuz güç sahibi, ezeli ebedi ve bir tanrının taşıması gereken tüm eksiksizlikler bu tanrı ideasının kendisinde bulunur. Şimdi sorar Descartes, tanrı ideası benden mi kaynaklanır yoksa dışarıdan mı gelir yoksa doğuştan mı bende vardır? Benden kaynaklanamaz çünkü ben töz olsam da sonlu bir tözüm ve tanrının taşıdığı eksiksizlikler benim eksik doğamdan kaynaklanamaz. Çünkü yukarıda dediğimiz gibi neden etkisi kadar olgusallık taşımalıdır. Ama bu olgusallığın ne olduğunu oturup adam gibi anlatmaz Descartes. Ayrıca sonsuz gibi kavrama sonlu gibi bir kavramın olumsuzlanması yoluyla erişemeyiz der Descartes, çünkü sonsuz sonludan daha çok olgusallık taşımaktadır. Ayrıca sonsuz bir şeyin ideasını taşımazsam sonlu olabileceğimi nereden bilirim diye sorar Descartes.

 

Tanrı ideası açık ve seçiktir, çünkü açık ve seçik olarak algıladığım, olgusal ve gerçek olan ve kendi içinde belli bir eksiksizlik taşıyan her şey bütünlüğü içinde onda kapsanır diyor Mr. Descartes. Tanrının niteliklerini kavrayamasam da bu böyledir, çünkü sonlu olan sonsuzu kavrayamaz ve bunu anlamak için tüm eksiksizliklerin ve bilgisizi olunan tüm özelliklerin sonsuzluğunun tanrıda oldukları yargısında bulunulması taşınan tanrı ideasının zihinde bulunan idealar arasındaki en gerçek, en açık ve en seçik idea olabilmesi için yeterlidir. Yani sonlu tözümle kavrayamadığım sonsuz özelliklerin yalnız tanrıda olabileceği yargısında bulunmam tanrı ideasının zihnimdeki en kral idea olabilmesi için yeterlidir.  Ama yine de tanrı ideasına atfettiğim özellikler yine de benden kaynaklanıyor olabilir, şu özelliği şu

özelliğimden, bu özelliği bu özelliğimden alıp tanrı ideasına giydirmiş olabilirim. Yine hayır der Descartes, tanrı ideasını eksiksiz kılan şeylerden biri tüm bu özelliklerin onun bütünlüğünde ayrılmaz bir biçimde bir arada bulunmasıdır. Ayrıca yalnız gizil olarak taşıyabileceğim bu özellikler tanrıda gizil olarak bulunmazlar, tanrıda gizil bir şey yoktur, her şey edimseldir.

 

Tamam hadi tanrı ideası tanrıdan kaynaklanmadı diyelim peki ya varlığımı neye borçlu olacağım diye sorar Descartes

a) Kendimden türetebilirim: Kendimi kendimden türetsem tanrı olurum, tüm o eksiksizliğe falan ben sahip olurum. Ayrıca şimdi, burada olmamı sağlayan ben olsaydım, gelecekteki bir anda da var olmamı sağlayacak güce sahip olmalıydım. Ama böyle bir gücün farkında değilim. Farkında değilsem yoktur.

b) Ebeveynlerimden türemişimdir: Ebeveynler sadece özdeksel varlığımdan sorumludur. Ama özdeksel varlığı kuşku bıçağıyla kesip dışarı atmıştık. Yani ebeveynler olamaz.

 

c) Tanrıdan daha az eksiksiz bir şey: Apaçıktır ki bu da olamaz, çünkü tanrıdan daha az eksiksiz bir şeyi yaratan bir şey illa olmalıdır.Galiba  Descartes’a göre tanrıdan daha az eksiksiz bir şey kendisini yaratamaz. Sonsuz nedenler silsilesi de kurulamaz. O halde bir ilk neden olarak tanrı vardır.

 

Şimdi ben düşünen ve var olan bir şey olduğum için ve tanrı ideası taşıdığım için nedenim ne olursa olsun, bunun benzer olarak düşünen bir şey ve tanrıya yüklenen tüm eksizlikleri taşıdığı kabul edilmelidir. Niye? Çünkü bir etkinin nedeni etkinin kendisi kadar nesnel olgusallık taşımalıdır ve tanrı ideasının sahip olduğu tüm özellikler son derece nesnel olgusallıklardır.

Bunların sonucunda der ki Descartes, tanrı ideasının tanrıdan kaynaklandığı açık ve seçiktir. Peki tanrı ideasını tanrıdan nasıl edinmişimdir? Duyular yoluyla edinmemişimdir, zira tanrı duyulur bir şey değildir. Ben yaratmamışımdır zira sonluyum. Bu noktada der ki Descartes, tanrı ideası tanrının zihnime attığı bir imzadır ve imza o imzayı atana benzer, beni o yaratmış olduğu için kendine benzer olmayan bir şekilde de yaratmaz. O halde imza atan, imza atılan ve imza benzerdir.

 

Descartes’ın tüm çabası fiziksel dünyanın gerçekliğini kurtarmaktır. Bu gerçekliğe yalnız tanrının zemin sağlayabileceğini düşündüğü için tanrının varlığını kanıtlamak için türlü taklalar atar. Nedense tanrı ile ilgili tüm akıl yürütmesi şöyle çiğ bir şekilde özetlenebilir. Zihnimde tanrı ideası vardır, tanrı ideası şu şu özellikleri taşır ve tanrı ideası açık ve seçiktir. Tanrı ideası zihnimde doğuştan itibaren vardır. Doğuştan itibaren olmasaydı böyle açık seçik olmazdı. Çünkü doğuştan gelmeyen idealar ya benden kaynaklanır ya da dışarıdan kaynaklanır. Ben sonlu bir şey olduğum için benden kaynaklanan idealar da sonludur. Dışarıdan kaynaklanan idealar ise pekinlik taşımazlar, çünkü dışarıdaki şeylerden bir idea oluşturmayı doğa bize öğretir ve bu öğreti yanılabilir ve zaten doğayı yadsımıştık. Tanrı ideası konusunda yanılamam çünkü tanrı ideası olmasa sonlu olduğumu nereden bileceğim? Tanrı ideası doğuştan vardır. Tanrı ideası şu şu özellikleri taşıdığı için tanrının kendisinden başka bir şeyden kaynaklanmaz. Çünkü neden nedeni olduğu etkiyle aynı olgusallığı taşımalıdır. Tanrı da şu şu özelliklere sahiptir. O halde tanrı ideası tanrıdan kaynaklanır. Tanrı ideası vardır o halde tanrıda vardır. Açık ve seçik.

 

Reklamlar

MODERN HIRİSTİYANLIĞIN KURUCU PAPASI: RENATI DES-CARTES

Posted in Uncategorized on Kasım 10, 2011 by sextusmoira


nietzschelerinmaktul-

“Descartes, çok yüksek bir kesinlik standardı koymuştu; öyle yüksekti ki kendisi bile yetişemedi.”[1]

“Descartes’ın Ayhan Işık bıyıklarını sevmiyorum; Ayhan Işık’ın Ayhan Işık bıyıklarını seviyorum.”[2]

Tek derdimiz —Descartes’ın 1. Meditasyon’unda belirttiği gibi— bugüne kadarki tüm görüşlerimizi elimize geçen baltayla, balyozla ve hatta buldozerlerle yıkıp paramparça etmek, geriye bakınca tarumar fikir parçaları bırakmak. Biz bu “fikir” parçalarına kısaca “fik” diyelim. Çünkü fikirlerin temellerini didikleyip onlardan “fik”ler elde edersek, fikirlerin üzerine inşa ettiğimiz bu “inanılmaz dünya” bir nebze olsun rahatlayacaktır.

Bazı kaynaklar[3]  Descartes’ın Gazali’den ve İbn Sina’dan etkilenmiş olabileceğinden bahseder —ki bu kaynaktaki karşılaştırmaları okuyunca insan şöyle demekten kendini alamıyor: “‘etkilenmek’ böyle bir şey ise biz tırt felsefeciler bundan böyle cilt cilt kitaplar yazarız ‘etkilenerek’”—. Biz burada Gazali’yi —en azından içidışıbirliğinden ötürü— Descartes’a tercih ederiz (Tabi yüce Sextus Empirikus’u tüm cihana tercih ederiz. Sonuçta sahip olduğumuz bir buçuk kilo beyin ancak bilgisayar yapmaya veya Ay’a gitmeye hiç olmadı âşık olmaya yardımcı olur. Biz kim oluyoruz ki?). Gazali, dini görüşünü sakınmadan işin içine sokmuştur (bu mümkündür). Ancak Descartes bundan kaçınırmış

Descartes’ın “dirayetli kuşkuculuğu” önce kendini ve sonra kendine verdiği yetkiye dayanarak (üstelik en iyi özelliklerle taçlandırılarak) tanrıyı var etme kudretini doğurdu. İnsan odaklı evren/tanrı/her şey anlayışını kilitleyerek meditasyonlar yazdı, yazsın tabi. Kötü cin her yere derinlemesine nüfuz ederken, bizim keyfi inançlarımıza tesir etmedi, etmesin tabi ama İzlandalılar buna “Kendi kendini yiyen ağız” derler.”[4]

“Sed priusquam hoc diligentius examinem, simulque in alias veritates quae inde colligi possunt inquiram, placet hîc aliquandiu in ipsius Dei contemplatione immorari, ejus attributa apud me expendere, & immensi hujus luminis pulchritudinem, quantum caligantis ingenii mei acies ferre poterit, intueri, admirari, adorare. Ut enim in hac solâ divinae majestatis contemplatione summam alterius vitae foelicitatem consistere fide credimus, ita etiam jam ex eâdem, licet multo minus perfectâ, maximam, cujus in hac vitâ capaces simus, voluptatem percipi posse experimur.”[5]

Yani Türkçesi: “tanrıdan gelirim, tanrıdan varım, tanrıyla varım, tanrıya varırım, bilim adamı kimliğimi ve “devrimci” felsefe yeteneklerimi üzerimden çıkardım” (dikkat edilirse Descartes, “meditasyonlar” esnasında çıplaktır; ayrıca yeri gelmemişken “des Cartes” Fransızcada “arabalar” demektir). “Dünya’ya atılmış halde (anadan üryan) güneş gözlüklerimle tanrıdan zihnime (belki de doğrudan yüzüme) düşen nur’u izliyorum.”

Soru 1- Şüpheciliğin yöntem olarak kullanılması nasıl (Descartes’ın 88 kere söylediği “kuşkusuz” kelimesiyle büyük bir çöküşe dönüşmeden) verimli bir felsefî yöntem halinde kullanılabilir?

Soru 2- Döngüsel akıl yürütmeleri (Descartes’ın 88 yerde söylediği “insan sınırlıdır” lafına rağmen “sonsuz” ve “süperinsan” bir tanrıyı[6], yani insanî erdem ve özelliklerin tam bir yetkin sürümünü insandan yola çıkarak ortaya koyma çabasını) görmek ne kadar zordur?

Soru 3- Felsefî bir “deha”, en mühim kitaplarından birinde neden aynı şeyi 88 kere aynı cümlelerle söylemek zorundadır (örneklerini vermeye kalkmak herkese saygısızlık olacaktır)?

Son ayarı bırakalım Herr Schnurrbart versin:

“Sir,” the philosopher will perhaps give him to understand, “it is improbable that you are not mistaken; but why insist on the truth?”—[7]

[1] Pratikte Felsefe, A. Morton, çev. Mukaddes İlgün, kesit yay. İstanbul:2006 s109

[2] Şu an kendime atıfta bulunuyorum. Bkz: “Gofie’nin Dünyası-1”

[3] “İslâm Felsefesi Tarihi – 3 – ed. S.H.Nasr&O.Leaman, çev. Ş. Öçal&H.T. Başoğlu, açılımkitap, İstanbul:2011” içinde 59. Bölüm – C. Wilson s270-272

[4] İzlandalılar’ın bu güne kadar böyle bir laf etmediğini biliyor olmamız bir etmeyecekleri anlamına gelmez (dipnottan tümevarıma kafa çakmak tehlikeli ve vasattır).

[5] R. Descartes, Meditationes de prima philosophia; meditatio 3.
John Veitch tarafından 1901’de İngilizceye çevrilmiş hali: “But before I examine this with more attention, and pass on to the consideration of other truths that may be evolved out of it, I think it proper to remain here for some time in the contemplation of God himself–that I may ponder at leisure his marvelous attributes–and behold, admire, and adore the beauty of this light so unspeakably great, as far, at least, as the strength of my mind, which is to some degree dazzled by the sight, will permit. For just as we learn by faith that the supreme felicity of another life consists in the contemplation of the Divine majesty alone, so even now we learn from experience that a like meditation, though incomparably less perfect, is the source of the highest satisfaction of which we are susceptible in this life.”

Türkçesi için ise bir yerlere bkz: 3. Meditasyon son (39.) paragraf


[6] İngilizcedeki “superman”i Nietzsche’nin “übermensch”i için kullandıkları anlamda değil —çünkü ona “overhuman” denir/denilmelidir

[7] F.W. Nietzsche, Jenseits von Gut und Böse, §16 (Basic writings of Nietzsche / translated and edited by Walter Kaufmann, The modern library – USA:2000; p214)

 



Mitolojik Ceza Kanunu: acılar içındeki yunanlılar

Posted in Uncategorized on Kasım 10, 2011 by sextusmoira


klotho

Türlü türlüdür acılar. Kimi yakar yüregini adamın derinden kimi bitmek bilmezki iyileşebilsin. Hayır tabi ki böyle bir şey anlatmayacagım size. Acı kavramı tektir. Acı vardır ortada sadece çeşitleri yoktur. Sınıflandırmalar tamamen bizim aşagılık türümüze aittir. Hissetigimiz yerlere göre adlandırız belki onları yüzeyselce. Kalp yarası, iç sıkıntısı gibi. İnsanlar aynı şekilde görmezmiş, aynı şekilde mi hissederler? Bilmem ki hiç insan olmadım. aşk acısını başa koyarsak eger;  Hangi şiddetle yaşarız aşkımızı. Kalbimizi mi bıçaklarız kafka gibi. Kadınlar mı daha çok acı çeker erkekler mi? Dur bir dakka acıyı tanımlamadık ki daha. Hissedebileceginiz en üst duygu deneyimi diyerek saglık kitaplarına yakışacak bir cümle kurabilirim size. Kime faydası olur bunun bilmem.  Kagıt kesigi de yakar hani. Bu da olurmuş.  Aşk acısından başka ne acı verir insana? Fiziksel acılar tabiki. Geçtik önemsizmiş gibi. Zihinsel acı evet. Düşünmenin, süresiz düşünmenin, zihnine hapsolmanın, kontrolü yitirmenin ve daha söyleyemedigim bir çok şey buradadır. Zihninde! Sürekliligin, belirli belirsizlikler var bir de tabi ki. Durmadan aynı şeyi yapmak. Ciddi anlamda durmadan. Delirtebilir bir insanı bu acı ya da enerjisini sogurup bedenli ölüler sınıfına sokabilir. Bakalım tanrılar bizim için neler hazırlamış bugün. Hmm pan-paça çorbası biraz tuzlu ama emek var sonuçta:

 

Aşkımızın meyvesi:
Yunan mitolojisinde ki en sevdigim hikayelerden biri narkissos’unkidir. Narkissos yakışıklılıgı dillere destan bir avcımızdır. Kimseyi begenmez burnu havada, tahminen narsistmin kurucusu. Bir gün echo isimli bir peri bile bu güzellige dayanamayıp aşıkolurverir bir çırpıda. Ama

bakmaz narkisos ona, elbet bir yerlerde peri kızından bile daha güzeli daha kendine olanı vardır diye. Echo’ysa günden güne erir ölür gider. Sesi kalır sadece ormanın içinde yankılanan. İstemeyerek veya umursamayarak da olsa bir peri kızını öldürmek tanrıları kızdıracak şeyler listesindendir. Narkisosun cezı kendine aşık olmaktır. Ormanda avlanırken bir şelale karşısında kendini görür ve aşık olur. Ayrılamaz oradan. Aksinin başında yemeden içmeden günler geçirir ve ölür gider. Su da bir nergis çiçegi oluşur ama o bizi ilgilendirmez. Tanrıların işine karışmayalım.

Birde behlül kral İksion var. Hem aşk hem fiziksel acıya yönelik. İksion tanrıların sofrasında yeme şerefine layık olmuş bir kraldır. Orada ölümsüzlük şarabından içmiş zeusla sohbet etmiş hatta heraya bile yazmıştır. Zeus bu kaçmamış tabi ki gözünden gece bir buluta hera şeklini verip İksionun odasına göndermiş. E tabi olanlar olmuş, olan dediysem kentaurlar tabi ki. İksion un cezası ise korkunç . Heraya olan aşkından belki daha beter belki degil. Belki de onu unutturacak kadar kötü. Tartaros  ortasında sürekli yanan ve dönen bir çembere baglanmış. Sonsuza kadar.

Fizigin sınırları:
Buraya verebilecegimiz o kadar fazla örnek varki. Çogu birbirine benziyor zaten. Yaratıcılıgı yaratmış tanrılar pek de yaratıcı degillermiş. Demek ki bu yüzden yaratmışlar. Onu sonra irdelicem ben size şimdi acı kaybımız Prometheus’u anıyoruz. Bize iyilik yapanı unutmayız nede olsa. Çok zor günlerdi. Tanrılar bizi sevmiyordu. Vebadan ve açlıktan kırılıyorduk ama ateşimiz yoktu. Bize şekil vermiş olan yüce titan Prometheus’un gönlü buna razı gelmedi. Bir gün tanrılar uyurken olimpostan kaptıgı gibi koştura koştura ateşi getirdi dünyamıza. Dedik ya bize iyilik yapan unutulmaz

diye. Onun için 4 yılda bir meşaleyle koşturuyoruz insanları tüm dünya izlerken. Ama öfkeli Zeus bizim kadar merhametli degildi. Ölümsüz

Prometheus’u bir kayaya zincirledi. Her sabah bir kartal gelip cigerini deşene kadar parçaladı bedenini. Geceyse tekrar oluştu vücudu eskisi gibi. Bu böyle sürdü gitti. Ne hissetti acaba beni ilgilendiren kısmı o. Her gün her dişleyişte acıdı mı canı? Yoksa artık alıştı mı ona da. Ya da bagımlı mı oldu olmazsa olmaz diye. Benim fikrim sonuncusunda. Tekrarlanan şey ne olursa olsun bagımlı olur kişi ona. Acıysa bile bu ne farkeder.

Çarkın diş eti problemi:
Camus’a göre Sisifos’un günlük işlerde çalışan insanlardan hiçbir farkı yoktur. Sabah daga git kayayı sırtla tepeye kadar çıkar dinlen yemek ye kayanın yuvarlanışını izle mesai bitsin dinlen tekrar başla. Tekrarların verdigi acıdan söz ediyorum. Ya da acıtmamasından. Ancak bir an farkederse insan yaptıgı şeyin tekrarlandıgını o zaman acıtır canını ki bu acı, bu farkındalık ve kurtuluş ümitli acı, bu her şeyin sonuna yaklaşmışlıgın verdigi tedirginligin acısı her şeyden üstündür. Aşk, yaralar, depresyonlar hepsi yanında hikaye kalır çünkü onlara alışılabilir. Ama alışılmışlıgın verdigi acı bunu kaldıramaz insan. Artık iki seçenegi vardır. Ya göz yumup işine devam edecek ya da durup kurtuluşsuzluguna kurtuluş arayacak. Ama bulamayacak. Acılar içinde, -eskisi gibi degil artık- belki de aglayarak çıkartacak kayayı yukarıya. Bir sevinç bürüyecek içini. Belki bu sefer düşmez diye. İçten içe bilse bile henüz kayanın altında ezilmemiş bir çiçek açacak gögsünde. Olmayacak ama kahkahalar atarak kayanın  peşinden koşacak artık. Dünyayla arasındaki baglar, kayanın sürtünmeyle olan alakası kadar kalacak.

Pratikte Retorik

Posted in Uncategorized on Kasım 10, 2011 by sextusmoira


retoriğinyumruğubalyozgibiinecek

Yazmanın vehameti içinde pratiğin olanaklığını anlatmanın pek bir meşakatli olduğunun farkındayım. Çelişki, bildiğiniz üzere sextusmoira azizleri, bölünmez bir bütünün kaplaması. Her an akabilir. Sonuçta herşey sudan gelir. Yazı dediğimiz bir bütün, ya söz? Bulutlar tüm parafizik olmaklıklarıyla göğü hiç boşluk bırakmadan doldurduğu bu günlerde yazmak tembel br adam için zor… Yağmur beklentesi, taşın özüne ne kadar zarar verir?

Ne dedik? Söz dedik. Retoriğin özü. Retorik nedir demiyeceğim, bildiğim gibi sextusmoira azizleri hepinizin evinde boy boylayan soy soylayan sözlükler mevcut. İlk defa olmasın açıp bakalım. İNTERNET SİTELERİNİ KOKLAYAMAZSIN! Kitaplara bakalım biz gene, yazı kalır, yazı varlıktır. Söz yalandır ne de olsa. Bir insan 10 dakikalik bir sohbette ortalama 3 yalan söyler. İnanmadan söyledikleri de cabası.

Sözün gücüne aldanıp arkasında hiçbirşey bırakmayan, çok yakışıklı insanlar tanıyorum.

Ne dedik, söz dedik sextus azizleri. Söz güçtür. Söz ikna etmektir. Söz iki dudağın arasındaki en önemli şeydir. Söz şeydir.

Retorik dediğimiz nane, hitabete ulanabilecek, erek olarak ikna etmeyi bellemiş,( her ne şekilde olursa olsun ) konuşma sanatıdır. Sanattır, çünkü yetenek bekler. İkna etmek, kandırmaktır. Tartışmaya değer buluyorsanız tartışınız efenim. Biz burda kural yazmaya niyetliyiz. Taviz vermiyoruz. İyi niyetlerinizi lütfen laboratuar dışında çıkarın.

Karşımızdaki arı uslara dikte ettirilecek binlerce fikir varken, insan neden eğitimi seçsin? Eğitim nedir allasen sextusmoira, inanıyor

musun? İnanç nedir sextus, hakikat nedir? Dile gel sextusmoira dile gel…

Gücünü inkar etmeden sözün, lafı retoriğe bağlayalım. Belli kurallar çerçevesinde retorik, çok basit bir pratiğe sahiptir. Karşınızdaki masum zihini bir fikre inandırmak için o fikre inanmanız gerekmez. Sadece doğru yolu izleyin yeter. İş bu yazının size vermeyi vaadettiğide budur.

Genel hatlarıyla şöyle bir kurallar dizisi geliştirdik sextusmoira azizleri ile:

1 – Karşındakini dinle.

2 – Her insanın karakteristik bir ikna olma haleti ruhiyesi vardır, derhal algılamaya çalış.

3 – Fikirlerini nasıl asvunuyorsa ( genellemeci, tümdengelimci, tümevarımcı vs.) sende öyle davran.

4 – Örneklerini karşındakinin zekasına göre şekillendir.

5 – Zor topa girme.

6 – Büyük laflardan kaç, ama çok anlamlı şeyler söylüyomuş gibi davran.

7 – Kendini ifşa etme / ele verme.

8 – Karşıdakinin sınırlarını yokla, konuşmanı ona göre şekillendir.

9 – Yalan söylemekten çekinme.

10 – Yabancı dil kullan, özellikle ölü dillerden alıntı yap, afilli durur.

11 – Yerine göre otoriter davran.

12 – Savunduğun konuya hakim olduğunu karşındakine hissettir.

13 –  Karşındakini, düşüncelirinin yanlış olduğuna sistemli olarak şartla.

14 – Durma saldır.

15 – İkna edemiyorsan kaç

16 – Konuyu başka mecralara taşı.

17 – İyi kaçış gol getirebilir.

18 – Kendin küçük düşmüş gibi yapıp seviyeyi alta çek, konuyu daha kolay idare edersin.

19 – Beden dilini iyi tahlil et. Hem kendini, hem karşındakini.

20 – Kendini kontrol et.

21 – İkna ettiysen konuyu uzatmadan, ortamdan uzaklaş.

22 – Karşındakinin argümanları güçlü ve altından kalkamıyorsan çamura yat.

23 – Zaaflarına saldır. Sınırlarını zorla, hassas oluduğu konulara getir lafı.

24 – Asla kendin gibi olma.

Felsefe Ne Oluyor – Bir Değilmetafelsefe Sorusu

Posted in Uncategorized on Ekim 25, 2011 by sextusmoira

Bir gün simit almak için girdiğiniz dükkandaki teyze ne okuduğunu sorar. “Felsefe” demeden önce düşünün. Çünkü size “Felsefe ne oluyor, ben ilkokul mezunuyum bilmem öyle şeyleri, neymiş felsefe?” diye sorabilir. Ve yanıt veremeden mal gibi bakarsınız. İnsan dersiniz, düşünmek dersiniz. Kalırsınız öyle.

su içtim bogazım acıdı amanın amanın

Posted in Uncategorized on Ekim 25, 2011 by sextusmoira

ölüyorum ben. her gün biraz biraz degil her günün bir anında. ölü olarak uyanıyorum ve yürüyorum. okula gidiyorum. belki kahvaltı ediyorum. acıkırsam veya canım isterse degil. sadece belki kahvaltı ediyorum. saat 10 güneşini bekliyorum. soguk apartmanların arasından çagırıyor beni. yaklaşıyorum yanına, öpüyor yüzümü. kendimi yalnız hissetmedigim tek an bu. koca bir yıldız beni öptü! havanın güzel olmadıgı günler vardır. sıcagın koktugu ya da sogugun acıttıgı. böyle günler aglaktır. yagmurla biter. aydınlık geceler olur bazen. temmuz geceleri. denizi uzak bir kenardan izlerim. o bana şarkı söyler. tabi ki prograsif. başka türlü anlaşamayız kendimizle. asla oturup aglamayız ya da gülmeyiz. konuşmayız bile. konuşmayın zaten. ya da siz konuşun ben sizin yerinize de susarım. hiç günahım yok benim hem de hiç. tanrım olmadıgından ve ya kötü birisi olmadıgımdan degil bu. hiç günahım yok sadece o kadar. o an canlanırım yine. kendim uyandırır beni. bak der. bak! ilk konuşmamız da böyleydi. bir dagdaki magarada degildim galiba. ama yine de konuştu benimle. bak! dedi. baktım. selamlaştık. o kadar. konularımız hep siyah konuşmalarımız hep sessiz. hiç aydınlıgım yok ki benim. lambam yok ama o yüzden olabilir. birde kagıtlarım var. bir sürü bomboş genellikle beyaz. orda öylece durup bakıyorlar bana. korkuyolar galiba. eskiden olsa katlar/keser/uçakyapar/oynar/boyar/yazar/çizerdim. bunu istiyorlar sanırdım. beyazlıklarını kaybettirmek onlara. ben bunun için yaratılmıştım! bir gün uyudum, uyanmayıveremedim yine. uçak yapamayı unutmuştum ama. siyah bir şey ifade etmiyordu artık. o yüzden beyaza da bir gıcıklıgım yoktu. çok fazla kagıt vardı dünyada ve onlar beni umursamıyordu. kagıt olarak kalmak istiyolardı. o kadarlardı onlar. bende onları umursamıyordum artık. umursayamıyordum istesemde. makaslıgım körelmişti. boyalarım bitmişti. sanırım hepsini ben kırdım. makası da taşla yonttum. neden yaptım bilmiyorum ama yaptıgım her şey sonunda muhteşem bir sonuca kendiliginden baglanıyordu. umursamadım. sonuçlar ve yazgı benim kaderim degildi artık. onlar bagımsız ve kendine şeylerdi. bense ölmüştüm tamamen. nereden gittim bilmiyorum ama geldigim yer burasıydı. belki uyanınca farklı bir boyuta gelmiştim. burdakiyle yer degiştirmiştik. tanrım! acaba o şu an ne haldedir. mutlu olamaz mümkün degil. belki gülüyordur. belki yaşlanmış evlenmiştir ya da yaşlanınca evlenmek ister. beni öldürür belki gelip. kuvvetli bir nefes çeker verdigi ruhu alır. o kadar da mühim degil bunlar.
ölmeyecegim ben. bir gün birden bire degil bir günün her anında. hayatla beraber ama onu hissetmeden çürüyüp gidecegim aranıza. kokunuzdan farketmeyeceksin beni. ne güzel bir şey bu. kokum kimseyi rahatsız etmeyecek.

-klotho-

gofie’nin dünyası 80000 ohm

Posted in Uncategorized on Ekim 24, 2011 by sextusmoira

dördüncü değil sıfırıncı olarak olgusal dünya.  iddia yerine soru: anlam nedir, hem değer anlamında hem de diğer tüm anlamlarında anlam nedir?

iddia: ölümü yaşamadıkça ölümün ne anlama geldiğini anlamayacağız.  gerisi görelilik, perspektif ayrımları, gündelik bölümleme.

oturum, forum gibi bir şey olsun: anlam nedir?